NOSTALJİ

Nostalji hissiyle beraber geçmişimizde bizi mutlu eden anları hatırlamamız, güven dolu ancak geçici bir teselli gibidir. Nostaljide ruhsal bir sıkıntı olmaksızın geçmişteki kişilere, yerlere ya da durumlara ait anlardan söz edilir. Nostalji özellikle yeni bir çevreye uyum sağlamayı zorunlu kılan,hayat düzenimizle ilgili değişimlerde ya da krizlerde yaşadığımız bir duygulanımdır.

Nostaljiyi sağlıklı bir şekilde yaşamak kişinin geçmiş yaşantılarına yönelik yas tutabilme ve hayatındaki değişimlere uyum sağlayabilme kapasitesiyle bağlantılıdır. Eğer kişi geçmiş yaşantısından şimdiki ya da gelecekteki yaşamına göre daha büyük bir doyum alıyorsa,yaşadığı nostalji giderek sağlıksız bir hal alabilir. Bununla beraber, yaşadığı yoğun ve uzun süreli özlem duygusuyla etkili bir şekilde başa çıkamayan kişiler de depresyon gibi ruhsal sıkıntılara sürüklenebilirler.

Vamık Volkan (1999) yaşamlarında göç gibi büyük değişiklikler yaşayan ya da zorla yerlerinden edilen bazı bireylerin iyi anılarını hatırlama konusunda zorluk yaşayabileceklerini söyler. Böyle bir durumda kişinin yaşadıkları sonucunda içinde oluşan öfke, iyi anılarına ulaşabilmesini sağlayan yolu tıkayabilir. Bu duruma“zehirlenmiş nostalji” denir. Bu bireyler sıradan göçmenlerin aksine kaybettikleri yurtlarına ve yaşam düzenlerine özlem duymayabilirler. Ruth Lax (1999), bu kişilerde görülen nostalji yokluğuyla ilgili bir hipotez ortaya atmıştır. Lax’a göre bir kişi nostaljiyi yalnızca sevdiği bir kişi/durum ya da bir zamanlar sevildiği bir yer için hissedebilir.

 

İLİŞKİ DİNAMİKLERİ

Sağlıklı bir çift ilişkisinin temelinde birçok ruhsal dinamik vardır. İki kişi âşık olduğu zaman karşı konulamaz bir şekilde yakınlaşır ve bunun nedeni kolay bir şekilde keşfedilemez.Sağlıklı bir ilişki karşılıklı bir hassasiyet ve uyuma dayanır. Kişi karşısındakinin kendi içinde hem reddettiği hem de benimsediği yönlerini algılamaya
ve hissetmeye gönüllü olur. Kişi için rahatsız edici olabilen ruhsal özelliklerinin karşısındaki tarafından kapsanması, benimsenme hissiyle beraber aşk ve tutkuyu doğurur.

Âşık olma deneyimi anne ve bebek arasındaki ilk aşka benzetilebilir. Yetişkinler olarak bizler, bütün ihtiyaçlarımızın karşılandığı ve hayal kırıklığına uğramadığımız benzer bir durumu bulma arzusu taşırız. Bu ideale yönelik arzumuz, ilişkilerimizde güçlü bir psikolojik kuvvettir.

Her bireyin ruhsal dünyasında “içsel bir çift” resmi vardır. Bu resim temelde ebeveynlerimizle olan deneyimlerin niteliğine bağlı olarak oluşmuştur. Bireylerin zihinlerindeki çift ilişkisi taslağı, romantik ilişkilerdeki hislerini ve davranışlarını büyük oranda belirler.

İlişkinin olgunlaşma sürecinde kişiler birbirlerine yönelik daha gerçekçi değerlendirmeler yapabilirler. Bu şekilde kendilerini ve karşılarındaki kişiyi ayrı bireyler olarak görebilirler. Böylece aynı kişiye duyulan hem aşk hem öfke, nefret gibi duygulara dayanabilme kapasitesine sahip olurlar. Bireyselleşme ve yakınlaşma ihtiyacı içinde olan iki kişinin birbirlerine yönelik çatışmalarını keşfetmeleri daha esnek olmalarını ve böylece sağlıklı bir ilişki yürütmelerini sağlar.

Hazırlayan: Psikolog Neval Sipahi

 

KONTROL ODAĞI

Julian Rotter (1966) tarafından 1950’lerde geliştirilen kontrol odağı kavramı, bireyin, yaşamındaki olayların temel nedenlerine ve bu olaylar üzerinde ne kadar kontrol sahibi olduğuna dair öznel algısı olarak tanımlanabilir. Kontrol odağı temel olarak dış ve iç olarak ikiye ayrılsa da bu iki kutup arasında değişkenlik gösterir. Kişi, yaşamındaki olaylar üzerinde kendisinin kontrolü yahut payı olduğuna dair bir inanca sahipse, iç kontrol odağına sahip olduğu söylenebilir. İç kontrol odağında, verilen
kararlar ve gösterilen çaba ön plandadır. Kişi, yaşamındaki olaylar üzerinde kendisinin değil dış güçlerin etkili olduğuna dair bir inanca sahipse dış kontrol odağından söz etmek mümkün olur. Dış kontrol odağında, yaşam olaylarını etkilediği düşünülen faktörler şans, kader, tanrı yahut “güçlü” kişiler olarak çeşitlenebilir.

Çalışmalar, kontrol odağının ruh sağlığıyla yakından ilgisi bulunduğunu, dış kontrol odağına sahip bireylerin iç kontrol odağına sahip olanlara göre psikopatolojiye daha yatkın olduğu göstermektedir. Diğer bir deyişle iç kontrol odağına sahip olmak ruh sağlığı açısından arzu edilen bir durumdur. Araştırmalar erkeklerin çoğunlukla iç kontrol odağına, kadınlarınsa dış kontrol odağına sahip olduğunu bulgulamıştır. Bu durumun hem toplumsal, hem kültürel hem de biyolojik kökenleri olduğu düşünülebilir. Kurumsal yapılarda üst düzey pozisyonlarda yer alan çalışanların da iç kontrol odağına sahip olduğu görülmektedir (Mamlin, Harris, & Case, 2001). Cinsiyet gibi yaş da kontrol odağıyla ilişkili bir değişkendir. Araştırmalar ilerleyen yaşla birlikte dış kontrol odağının, yerini, iç kontrol odağına bırakabildiğini göstermektedir. Bu bulgu, çoğunlukla sabit bir kişilik özelliği gibi algılansa da kontrol odağının öğrenilmiş bir deneyim olduğunu ve zaman içinde değişkenlik gösterebildiğini düşündürmektedir.

Ne var ki bu bulgulara indirgemeci biçimde yaklaşmamakta fayda vardır. Zira kontrol odağının içeride olması kişiyi çoğu zaman ruhsal olarak zorlayabilir zira iç kontrol odağı, yüksek beklentileri de beraberinde getirir. Benzer şekilde, iç kontrol odağına sahip kişilerde sorumluluk ve suçluluk duyguları da sıkça deneyimlenir. Üstelik, iç kontrol odağına sahip olması, kişinin kendinden beklediği kontrol düzeyine mutlaka sahip olduğu anlamına gelmez. Kontrol odağının içeride olması kişiye yaşamındaki olayları kontrol edebileceğini değil etmesi gerektiğini söyler. Herhangi bir başarısızlık ya da kontrol kaybı kişinin mutsuz, kaygılı ve memnuniyetsiz olmasına yol açabilir. Öte yandan, dış kontrol odağına sahip kişiler daha rahat, daha az kaygılı ve daha mutlu hissedebilir. Bir diğer yandan başarıya dair motivasyon da iç kontrol odağıyla ilişkilidir. Dolayısıyla, kontrol odağının içeride ya da dışarıda oluşu mutlak olarak iyi ya da kötü olarak ele alınmamalı, şartlar dahilinde ve başka etkenler de göz önüne alınarak değerlendirilmelidir.

Hazırlayan: Ceylan Özge Kunduz

 

KENDİNE DÖNDÜRME NEDİR ?

Dünyaya geldiğimiz andan itibaren temel amacımız, ihtiyaçlarımızı karşılamak ve onlara sahip çıkmaktır. Bir ihtiyacımız ortaya çıktığında, onunla birlikte olağan bir enerji de açığa çıkmaktadır. Normal şartlar altında, ihtiyacımızı karşılamak için ortaya çıkan bu enerjiyi çevremize yönlendirir ve ihtiyaçlarımızı çevre aracılığıyla karşılamaya çalışırız. Ancak kendine döndürme temas biçiminde, kişi, ihtiyacını karşılamak için enerjisini çevreye yöneltmek yerine kendisini çevrenin yerine koyar ve ihtiyacı her ne ise kendi kendine karşılamaya çalışır (Perls, 1995). Kişi, enerjisini kendine yönelttiğinde ise çevre ile teması kesilir ve ihtiyaçlarının çoğunu bu şekilde
karşılaması mümkün olmaz.  Yani bir kişi, konuşmak, kendini anlatmak, duygusunu ifade etmek ya da bir davranışta bulunmaktan kendini mahrum bırakıyorsa kendine döndürme temas biçimini kullanıyor demektir.

Kişinin kendisine ilgi göstermesi, değer vermesi; kendisini sevmesi ve onaylaması gibi kendisini aşağılaması, kendisine kızması veya zarar verici davranışları birer kendine döndürme örneğidir. Bu kendine döndürmeler içimizdekileri ifade etmemek için kendimizi tutmamıza, ihtiyaçlarımız için uzun süre beklememize, bazen beklerken özümüzdeki ihtiyacımızı unutmamıza, sonunda da  nedenini anlamadığımız birçok sağlık problemine neden olabilmektedir.

Kendine döndürmede kişi bir yandan ihtiyacını karşılamak için harekete geçmek isterken diğer yandan çevreden alacağını düşündüğü olumsuz tepkiler nedeniyle kendini durdurmaktadır. Neticede çevreyle teması kesilen kişi, büyüme ve gelişme sürecinden de mahrum kalmaktadır. Öyleyse, kendine döndürme temas biçiminin, kişinin becerilerinin artmasına ve sınırlarını korumasına yol açması durumunda yararlı olduğunu; ancak kronikleşmişse, her koşulda ve farkına varılmadan yapılıyorsa sağlıksız ve zararlı olabileceğini söyleyebiliriz.

Hazırlayan: Klinin Psikolog Tuba Erzan Kıran


Kaynaklar : 
S. (2009). Comprehensive Dictionary of Psychoanalysis. KARNAC.
Nikelly, A. G. (2005). The Anatomy of Nostalgia: FromPathology to Normality. International Journal of AppliedPsychoanalytic Studies, 1:182-199.
Rosenthall, J. (2007). Sharing A Heart: The Dilemma of A Fused Couple. British Journal of Psychotherapy, 23: 411-429.
Mamlin, N., Harris, K. R., & Case, L. P. (2001). A methodological analysis of research on locus of control and learning disabilities: Rethinking a common assumption. Journal of Special Education, 34, 214-225.
Rotter, J. B. (1966). Generalized expectancies for internal and external control for
reinforcement. Psychological Monographs, 80, 1–28.
Korb, M.P., Gorrell, J. , De Riet, V. (1989). Gestalt Therapy. Allyn and Bacon.
Polster, E. & Polster, M. (1974). Gestalt therapy integrated: Contours of theory and practice. Newyork: Vintage Books.
Taubes, I (2014). 19 Ağustos, 2016, Moi/Se-connaitre/Personnalite/Articles-et-Dossiers/Comment-devenir-soi/Therapie-a-la-decouverte-du-je/4